Ekim ayının sonlarına doğru Karadeniz’den esen hırçın poyraz, Boğaz’ın kuzey ucundaki Anadolu Kavağı’nı etkisi altına almışken, Beren sırtındaki ağır seramik çamuru çuvalları ve kucağındaki ahşap kalıplarla Yoros Kalesi’ne çıkan dik patikayı tırmanıyordu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Seramik ve Cam Tasarımı Bölümü son sınıf öğrencisi olan Beren, Sinop’un küçük bir köyünden İstanbul’a hayallerinin peşinden gelmişti. Kavağın arka sokaklarında, nemden tavanı kabarmış tek odalı bir balıkçı deposunda yaşıyor; geceleri limandaki lokantalarda bulaşık yıkayıp sabahları atölyesinde çalışarak hem okuma masraflarını çıkarıyor hem de memleketteki kardeşine harçlık gönderiyordu.
O gün, hayatının en önemli değerlendirme sunumu vardı. Boğaziçi Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği "Denizden Doğan Uygarlıklar" sergisi için hazırladığı, Boğaz’ın akıntılarını ve tarihi deniz ticaretini simgeleyen devasa seramik rölyef panosunu kaledeki kurul üyelerine teslim etmesi gerekiyordu. Eğer projesi kabul edilirse hem yurt dışı sanat bursu kazanacak hem de aylardır ödeyemediği birikmiş dükkân kirasını kapatabilecekti. Haftalardır uykusuz kalarak, elleri çamurdan ve soğuktan çatlayarak o hassas figürleri tek tek işlemişti.
Ancak kale surlarının dibine yaklaşırken, patikadaki çakılları savuran şiddetli bir rüzgâr hamlesi Beren’in dengesini bozdu. Tam o sırada dik yokuştan aşağı hızla inen sahipsiz bir kuyu köpeği Beren’in üzerine doğru koştu. Anlık bir panikle kenardaki çalılığa doğru sıçrayan Beren, ıslak ve çamurlu kayaların üzerinde feci şekilde kayarak kapaklandı. Kucağındaki muhafaza kutusu savrulup taşlara çarptı; henüz pişirilmemiş, fırınlanmaya hazır olan o nazik seramik pano onlarca parçaya bölünerek çamurlu su birikintisine gömüldü.
Beren, dondurucu poyrazın altında, çamurun içinde eriyip giden seramik parçalarına bakarak donakaldı. Haftalar süren uykusuz geceler, parmaklarındaki nasır izleri ve kurduğu tüm gelecek hayalleri saniyeler içinde o çamurun içinde yok olup gitmişti. Ağlamaktan göz pınarları kuruyan genç kız, İstanbul’un bu en uç, en ıssız köşesinde bile çaresizliğin yakasını bırakmadığını hissetti.
O esnada, kalenin hemen altındaki ahşap teknelerin omurgalarını tamir eden mahallenin emektar kalafatçısı ve marangozu "Süreyya Usta" kızın çaresizliğini fark etti. Hemen dükkânından çıkıp Beren’i kolundan tuttu, omuzlarına kalın gomalak kokulu ceketini örterek onu talaş ve deniz tuzu kokan sıcacık atölyesine götürdü.
Süreyya Usta, Beren’e dumanı tüten bir bardak ada çayı verdikten sonra kırık ve erimiş çamur parçalarına baktı. "Çamur dediğin topraktır kızım, suyla dağılır ama ateşle pekişir," dedi babacan bir sesle. "Bu deniz kaç fırtına gördü de kıyıları yine ayakta kaldı. Senin hamurun sağlam olduktan sonra çamur yeniden şekil alır."
Yazıda anılan işletmeler
Ticari veya sponsorlu bağlantılar şeffaf biçimde etiketlenmiştir.
Kaynaklar
Bilgileri güncel ayrıntılarıyla doğrulamak için kaynak sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.